Binalardan önce sistemin sağlamlaşması gerek!

Binalardan önce sistemin sağlamlaşması gerek!

Depremi özeleştiri için bir fırsat kabul edelim. Önceki depremlerde olduğu gibi Van'daki depremde de binalarla birlikte özel sektör ve kamu sektörümüzün de bir kez daha yıkıldığını gördük. Önce binaları değil sistemimizi/medeniyetimizi sağlamlaştıralım

Hafta sonu gezilecek 10 proje 3 site!

Bu köşede daha önce "Cumhuriyet döneminde neden güzel kentler geliştiremedik" diye sorulmuştu. Güzel kelimesi yerine 'sağlam' kelimesini de koyabilirsiniz. Amacım cumhuriyeti ya da şu ya da bu hükümeti sorgulamak değil; sistemin/medeniyetin kalitesinin öneminin altını çizmek.

Özel sektörden başlayalım. Van'da başkaları için yaptığı binalar yıkılan, kendisi için yaptığı bina sapasağlam ayakta kalan bir müteahhitle ilgili haberler, depreme dayanıklı binaları yapacak kadar mühendislik, müteahhitlik ve yapı denetim kapasitemizin olduğunu gösteriyor. Demek ki sorun teknik eksiklik değil; yol, kaldırım, bina yapmayı biliyoruz ama yapmıyoruz. Bu özel sektörün ahlakî bir eksikliğine işaret ettiği kadar sistemik bir hataya da işaret ediyor. Sorun, teknik kalitenin en düşkün insanımızdan başlayarak halkımıza yayılmasını sağlayabilen sistemi geliştirebilmek.

Kamuya gelelim. Çöküntülerin kamu binalarında yoğunlaşması münferit bir hadise değil. Kamu binalarının sorunlarının sadece sağlamlıkta olmadığı gibi. Başka hangi sorun mu var Fonksiyonelliğinden başlayın, mimarilerine kadar çok sayıda sorunu sayabilirsiz. Okullarımız dünyanın en çirkin okulları arasında sayılabilir. Hastanelerimiz ve sağlık ocaklarımız da öyle. Toplu konutlarımızın da pek estetik görünüme sahip olduğunu söyleyemeyiz. Kaldırımlar ve şehir içi yollarımızın kalitesini de tartışmaya gerek yok.

Daha sağlam kamu binaları ya da daha iyi yollar yapacak mühendislik ve inşaatçılık kapasitesine, daha güzel binalar tasarlayacak mimarlara sahibiz. Mesele bunların gerçekleşmesini sağlayacak sistemin geliştirilmesinde. Japonya'da binalar Japon mühendisler Türk mühendislerden daha iyi olduğu için daha sağlam değil. Aradaki fark muhtemelen Japonya'da ehil olmayan müteahhit, mühendis, mimar ve/veya yapı denetçisinin görev alması ihtimalinin sistem tarafından asgariye indirilmiş olmasında düğümleniyor.

Her 'ileri' ülke de Türkiye'den daha iyi değil. Amerika'da finansal kriz bankacıların, daha çok, daha güvensiz kredi vermesinden kaynaklanmıştı. Amerika'daki düzenleyici ve denetleyici kuruluşlar durumu fark etmeyince rakamlar altından kalkılabilecek seviyenin çok üzerine çıkmıştı. Türkiye'de de sorun sağlıklı kuralların konulması ve (deprem olmadan) uygulanabilmesinde. Türkiye'nin inşaat şirketleri, Amerika'daki bankacılar gibi, daha çok ve daha ucuza inşaat yapıp daha yüksek fiyata satmak isteyecek. Kamu otoritesinin görevi de bunu engelleyecek sistemi kurmak ve uygulanmasını sağlamak. Medeniyet böyle bir şey. Deprem arada sırada oluyor ve durumun vahametini bize anlatıyor. Oysa sistemin eksiklikleri, esasında her gün milyonlarca insanımızın hayatına değiyor; zararı deprem kadar ciddi olmadığı için ciddiye alınmıyor. Örneğin yollarımızın ve kaldırımlarımızın kalitesizliğini her gün her an yaşıyoruz. Yollara bir türlü 'hem zemin' yapamadığımız rögar kapakları da öyle.

Son olarak, sistemin kalite seviyesinin kendisini çok boyutlu olarak ve her an gösterdiğinin de farkında olmamız gerekiyor. Ülkenin PISA sınavlarındaki performansı, insani gelişme endekslerindeki seviyesi, uluslararası rekabetçilik sıralamalarındaki yeri, uluslararası spor rekabeti içindeki konumu tutarlı bir sonuca götürüyor bizi: Sistemi sağlamlaştırmamız gerekiyor. O zaman daha sağlam binalarımız, daha güçlü bir eğitim sistemimiz, daha iyi hastanelerimiz, daha yaşanabilir kentlerimiz ve çok sayıda olimpiyat madalyamız olacak.

Kısacası, unsurlarına değil sistemin bütününe odaklanmamız gerekiyor.

Cari açık, sermaye hareketleri ve krediler

Türkiye Bankalar Birliği tarafından çıkartılan Bankacılar dergisinin eylül sayısında cari açık ile sermaye hareketleri ve kredi arzı arasındaki ilişkileri inceleyen iki makale yayımlandı. Makalelerin birincisi Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sübidey Togan ve Prof. Dr. Hakan Berüment tarafından, diğeri de Hacettepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Erdinç Telatar tarafından kaleme alınmış.

Togan ve Berüment yaptıkları ekonometrik çalışmada, sermaye girişlerinin reel döviz kurunun değerlenmesini sağladığı ve bunun da cari açığı artırıcı yönde etki yaptığı sonucuna ulaşıyorlar. Ayrıca, sermaye girişlerinin kredi genişlemesine sebep olduğunu da söylüyorlar. Buna karşılık, reel kredi genişlemesinin cari açığa olan etkisini sınırlı ve gecikmeli buluyorlar. Aynı araştırmacı, kredi arzının değil talebinin itici güç olduğu sonucuna ulaşmışlar. Yani, kredi genişlemesi ekonomik aktiviteye değil ekonomik aktivite kredi talebine, o da kredi genişlemesine yol açıyor diyorlar. Sonuç olarak, Togan ve Berüment cari dengenin sağlanması için kredilerden çok sermaye girişlerine yoğunlaşılması gerektiğini söylüyorlar.

Prof. Telatar ise yine aynı yöntemi kullanarak (Vector Auto Regression-VAR) toplam krediler ile cari açık arasında bir nedensellik ilişkisi bulamıyor ancak tüketici kredileri ile cari açık arasında bir nedensellik ilişkisi buluyor. Yani, tüketici kredilerinin artışının cari açığı kötüleştirdiği sonucuna ulaşıyor. Bu çalışmanın önceki çalışmadan önemli bir farkı sermaye girişlerini, modele dahil etmemesi. Dolayısıyla sermaye girişleri ile kredi genişlemesi arasında Togan ile Berüment'in bulduğu ilişki Telatar'ın çalışmasının sonuçlarını etkilemiş olabilir.

 Murat Yülek/Zaman