Mimarlar yeşil mimari trendini masaya yatırdı!

 Mimarlar yeşil mimari trendini masaya yatırdı! Mimarlar yeşil mimari trendini masaya yatırdı!

Teknoloji ve internet güzellik algımızı değiştirdi. Artık güzel olmayan bir yerde çalışmak hatta bir kahve bile içmek istemiyoruz. Mimarlar değişen güzellik algısını, yeşil mimari trendini ve güncellenen çalışma ortamlarını değerlendirdi.



Bir kahve içip kalkacağımız mekanın bile iç dizaynı hoşumuza gitmiyorsa, Instagram hesabımızda paylaşmak isteyeceğimiz türden bir yer değilse otomatik olarak eliyoruz artık. Para'dan Ürün Dirier'in haberine göre, oturacağımız ve çalışacağımız yerlerin de göze hitap etmesi önceliğimiz. Maddi imkanlar el veriyorsa başımızı sokacak dört duvardan daha fazlasını istiyoruz. İş seçme şansına sahipsek, ofisin yaşam alanları ve tasarımı orada çalışma isteğimizde önemli bir rol oynayabiliyor. Mekanların dekorasyonu, tasarımı, mimarisi, kullanılan malzemeler, hatta nesnelerin renk uyumu ne kadar kusursuzsa kendimizi de o kadar iyi hissediyoruz. İnternet sayesinde her şeyin en güzelini gören genç kuşak, hayatında da aynı güzelliklerin olmasını istiyor. Ofis çalışanları için ofisin nasıl göründüğü, fonksiyonelliği ve içinde eğlenceli vakit geçirmeye uygun alanlar olup olmadığı her geçen gün daha da önemli hale geliyor. Hatta ofis güzel değilse çalışma motivasyonu bile özellikle Z kuşağında zor sağlanıyor. Peki, neden görsellik ve imaj bu kadar önemli hale geldi? Mimarinin yeni hedefi ne? Çalışma alanları nasıl güncelleniyor? Mimarlar yorumladı...
 

MEKAN KULLANIMINDA DEĞİŞİM



Teknoloji sayesinde dünya artık ayaklarımızın altında. James Bond serisinin filmle aynı adı taşıyan The World Is Not Enough (Dünya Yeterli Değil) şarkısındaki gibi her şeyi biliyoruz. Gidemeyeceği-, miz coğrafyalar, giremeyeceğimiz mekanlar, gözlemleyemeyeceğimiz hayatlar artık her an bir tık uzağımızda. Iglo Architects Kurucu Ortağı Mimar Zafer Karoğlu’na göre bu kolay ulaşabilirlik durumu, elde etme isteğimizi de tetikliyor.

Gördüğümüz en güzel eşyalara, hayatlara, deneyimlere sahip olmayı artık kendimize bir hak olarak görüyoruz. Anadolu’da “Allah insanı gördüğünden geri komasın” diye bir deyiş vardır. İnternetin sınırsız penceresinden gördüğümüz dünyalar ve eşyalar, beyinlerimizde bir imaj bombardımanına neden oluyor. Bu da tüm seçimlerimizi etkisi altına alıyor.

İmaja teslim olma çaresizliğinin mimarlığı da popüler kültüre teslim ettiğini ifade eden Karoğlu, “Sanal sosyalleşmenin kuvvetli bir iletişim şekli olarak ilişkileri biçimlendirdiği yepyeni bir hayat tarzının içerisindeyiz. Tek nolojik gelişmelerin sunduğu imkanlarla sürekli format atılan hızlı bir evrim sürecindeyiz. Bu süreç yaratıcılığımızı da şekillendiriyor. Çünkü mekan kullanma alışkanlıkları değişiyor. Çabuk değişen, dönüşen, sıkıldığımız, hızla tüketilen yaşam alışkanlıklarımız mekanların da kendisine uyum sağlamasını gerekli kılıyor. Tam da bu yüzden içinde bulunduğumuz yüzyılın kalıcı, klasikleşecek bir yapı üretmek için gerçekten zor bir dönem olduğunu düşünüyorum” diyor.


YAKINDA OFİS OLMAYACAK


Hemen sonuç almak isteyen, sıkıntıya gelemeyen, çabuk değişen anlayışın hakim olduğu dünyada çalışma mekanlarının da bundan payını aldığını ifade eden Karoğlu, esnek çalışma saatleri olan, spor yaparak, hatta uzanarak çalışılabilen mekanların yepyeni mesai alışkanlıkları ürettiğine işaret ediyor. 20 yıl sonrasını bile tahmin edemeyeceğimiz bir çağda yaşadığımıza vurgu yapan Karoğlu şunları aktarıyor:

“Sanayi devriminden sonra geçen 50 yıldaki gelişmeler, öncesindeki 500 yıl boyunca gelinen noktaya denk bir gelişmeydi. Sonrasındaki 20 yılda ise tümünün de toplamından öteye gidildi. Artık geometrik olarak katlanarak ilerleyen teknolojiler bundan sonraki 20 yılı tahmin edilemez hale getiriyor. Teknolojik, genetik ve toplumsal gelişmelerin yanında artık iklim değişikliklerinin de hesaba katılması gerekiyor. 20 yıl sonrasını tahmin edemiyoruz ancak mimari de hızla dönüştürülebilen, esnek ve yüksek teknoloji sahibi öğelerden oluşacaktır diyebiliriz. Yüksek ihtimalle yakın gelecekte çalışma ofisleri ve ofis binası kavramı tamamen ortadan kalkacak, insanlar bulundukları her yerde iş yapacak ortamı oluşturabilecekler. Biraz daha uzak bir projeksiyonda ise bu gezegeni kullanamayacağımızı düşünüyorum. Tüm vasıflarını bedeninde taşıyan, yarı android canlılar olabiliriz.”

 




Yüksek Mimar Feza Ökten KOCA / Elips Tasarım Mimarlık Kurucusu

İnternetin hayatımıza girmesi ile her türlü bilgiye ulaşım çok hızlı oldu. Artık oturduğumuz yerden sadece yazılı bilgiye değil, dünyanın dört bir tarafındaki görsel bilgiye de ulaşabiliyoruz. Algı kişiden kişiye değişebilir. Algılar ruh halimizin ve hissetmek istediğimiz duyguların bir yansımasıdır. Büyük şehirlerde kalabalık ortamda yaşayan insanların bir kısmı, hızlı ve yoğun tüketimden kendilerini yorgun hissetmeye başladıklarında minimalist mekan arayışına giriyorlar. Kimileri ise daha renkli ve sıcak mekanları tercih ediyor. Güzellik algısı da bu etkilere bağlı olarak kişiden kişiye değişkenlik gösteriyor. Mekan oluştururken aslında orada yarattığımız tema etrafa yaymak ve hissettirmek istediğiniz algıdır. Bana kalırsa 20 yıl sonra mimaride en önemli trend doğa olacak. Dikey bahçeler ve gökdelenlerdeki teras bahçelerle doğayı inşaatların içine sokmaya, belki de onunla barışmaya çalışıyoruz. Doğaya özlem belki de 20 yıl sonrasının mimari trendlerini ortaya koyacak. Esnek ve dönüşebilir mekanlar, multifonksiyonel mobilyalar bireysel, hayatı kolaylaştıracak teknolojiye sahip binalar talep edilir olacak. Ofislerde ise tamamen teknoloji ve bireysel rahatlık ön planda olacak. Mesai saati kavramı ortadan kalkacak, kişiselleştirilmiş çalışma alanları yerlerini ortak çalışma alanlarına bırakacak. Ofisler çalışma alanı olarak değil, yaşam alanı olarak adlandırılacak.
 

 


"Bir ardıç ağacı için yarışma açtık"



Türkiye İtibar Akademisi tarafından ödüllü olan, Ege Bölgesi'nde yaptığı çevreci binalarla tanınan İzmirli Folkart, her projesini global çapta açtığı mimarlık yarışmaları ile şekillendiriyor. Her projeye bir binadan daha çok ekolojik bir tasarım olarak yaklaştıklarını ifade eden Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak, "Bir projemizde arsanın tam ortasında duran ardıç ağacını kesmemek için ağacın etrafına nasıl bina yapabiliriz diye yarışma açtık. Binanın ağacı değil, ağacın binası oldu. Yarışmalarımıza dünyanın her yerinden mimarlar katılıyor. Yarışmasız hiçbir mimari proje başlatmıyoruz. Son projelerimizden biri için İtalya'dan 100 yaşını geçmiş üç zeytin ağacı getirttik. Ağaç benim kırmızı çizgim. Doğa ile bütünleşmemiş hiçbir projeyi inşa etme gereği duymayız. Sadece bina değil, aslında bir yaşam alanı inşa ediyoruz biz. Yatay mimari prensibiyle kreşten, karaoke odalarına, kütüphaneden elektrikli şarj istasyonlarına, hobi bahçelerinden gerçek deniz suyu ve kumu kullanılarak yapılan havuzlara kadar her detayı düşünerek yola çıkıyoruz" diyor.

 




YENİ İTİCİ GÜÇ, ÖZERKLİK



Avcı Architects Kurucu Ortağı Mimar Selçuk Avcıya göre ise iş yaşamının yeni itici gücü özerklik. Bina tasarımlarını ve mimari anlayışını da bu belirliyor. Görsel mükemmellik arayışında olan yeni nesil iç mekan tasarımların, internet çağının getirdiği büyük toplumsal değişimin sonucu olduğuna işaret eden Avcı, “Bu sadece görsel tercihlerle değil, çalışma alanlarında neyin mümkün olup neyin olamayacağı hakkında toplumsal algı değişimleriyle de ilgili. Kuşkusuz sürekli kullanılabilir bir bilgi kaynağı olarak internetin varlığı, toplumu ve özellikle de genç nesilleri daha fazla seçim yapmaya yönlendiriyor. Z kuşağı yalnızca çevrelerini tanımlarken değil, aynı zamanda çalışma hayatlarını belirlerken de ne bekledikleri konusunda çok daha fazla seçeneğe sahip olduklarının farkındalar. Yakın zaman öncesine kadar bir işiniz olduğu için minnettar olmanız beklenirdi. Çalışma ortamınız için eleştirel olmanız hoş karşılanmazdı. Şimdi ise gençler kendileri için en tatmin edici çalışma koşullarını elde etmeye çalışıyor” diyor.

 



Mimar Gencer YALÇIN / Studio Vertebra Kurucu Ortağı

Sosyal medya ile fotojeniklik her konuda hayatımıza işledi. Yediğimiz yemeklerin bile görünüşü ve tabak içindeki uyumu bizim için önemli. 'Dünyayla paylaşmak isteyebileceğimiz kadar güzel görünüyor mu? 0 zaman güzeldir’ algısı bilinçaltımıza yerleşti. Motivasyonun en önemli maddesi artık görsellik. Kıyas mekanizması ise sosyal medyanın ta kendisi. Sosyal medyada paylaşılan içeriklerle karşılaştırılarak bir şeyin iyi ve kaliteli olup olmadığına karar veriliyor. Örneğin bir mimar, İtalya'daki bir mimarlık ofisinin fotoğrafını görüp beğendiğinde, artık kendine çıta olarak o görseli koyuyor. Çalışmak istediği ofis o ofis olmalı ya da aynı seviyede olmalı. Masaları onun gibi güzel görünmeli, kahve kupaları o fotoğraftaki gibi olmalı. Yani insanlar artık kendilerine hedef tanımlarken kendi hayatları üzerinden değil, ulaşabildikleri en iyi görsel üzerinden bu tayini yapıyorlar.

Ulaşamadıklarında da hayal kırıklığı yaşıyorlar çünkü o hayatı soluyan birileri var. Daha iyi fotoğraf çeken telefonlar, daha kolay ara yüzler, gereğinden çok imaj düzenleme programları ile kendi kendini besleyen bir nizam bu.

Fotojeniklik arzusunun artmaya devam edeceğini söyleyebilirim. Teknolojinin de dinamik yapısıyla kullanım kolaylığı sağlayan ve maliyeti düşük ama kaliteli görünen malzemeler popülerliğini ivmelendirecek. Doğa dostu ve organik malzemelerle döşenmiş ferah, sade ama estetik algısı yüksek mekanlar daha da öne çıkacak.
 



EVDEN DAHA ÇOK EV

 


Hizmet sektöründe giderek yaygınlaşan esnek ekonomi anlayışının da bunu etkilediğini belirten Avcı’ya göre, tüm hizmet endüstrileri bu durumdan etkileniyor. Hazır ve esnek ofis tedarikçilerinin, çalışma ortamlarında giderek yaygınlaşan bağımsızlık paradigmasına bir cevap niteliğinde ortaya çıktığını ifade eden Avcı, “Bu durum ofislerin küçülmesine neden oluyor. Kalıcı iş gücünü korumak isteyen firmalar da çalışanları evlerinde gibi rahat hissettirecek, fiziksel ve görsel anlamda daha konforlu ofis ortamları sunmak zorunda olduklarını fark ettiler. Son birkaç yılda yaptığımız ofis projelerinin çoğu, operasyonun boyutunu azaltma ihtiyacına ve bunun sonucunda ortaya çıkan daha küçük alanın yoğunlaştırılmasına dayanıyor” diyor. Kurumsal firmaların da tıpkı hazır ofisler gibi, daha loş aydınlatma seviyelerine ve daha güçlü bir görsel kimlik duygusuna sahip, gittikçe ev atmosferine veya hoş bir kafe atmosferine benzeyen ofis alanları tercih ettiğini belirten Avcı sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Madalyonun diğer yüzünde ise mobil çalışanlara aynı hizmeti sağlayan kafeler bulunuyor. Yeni nesil kafeler mobil çalışanlara bütün gün işlerini yapabilecekleri kesintisiz internet bağlantısı sunan konforlu birer iş istasyonlarına dönüştü. Yeni nesil ofis mekanlarının tasarımı artık fonksiyonel beklentiler ya da estetik arayışlardan daha çok, sundukları özerklikle ilgili. Bu konuda yapılan araştırmalar da, personelin çalıştıkları işe bağlılıklarını etkileyen en önemli faktörün bu bağımsızlık duygusu olduğunu gösteriyor. Görsel zenginlik ve çevre kalitesi bu düşünce yapısının doğal sonuçları olarak - kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mesela biz de iç yapılanmamızı esnekleştirdik ve çalışma mekanımızı ‘evden daha çok ev’ haline getirdik. Özerk ortamların varlığı çoğaldıkça, çalışanlar için daha iyi, daha özgün, daha bireysel ve daha zengin mekanlar sağlamak kurumlar arasında bir rekabet unsuruna dönüşecek.”

 

 

ESKİDEN 'LÜKS' İDİ, ŞİMDİ 'GEREKLİ'



Eskiden lüks olarak görülen birçok şeyin artık bir gereklilik olarak görüldüğünü belirten Yerce Mimarlık Kurucusu Y. Mimar Nail Egemen Yerce, “Daha fazla üretiliyor ve tüketiliyor. Bunlar birbirini tetikliyor. Her türlü üretim için sayılmayacak kadar alternatifin oluşması da insanların çok doğal olarak beğeni ve zevklerini değiştiriyor, geliştiriyor. Buna paralel mimari, iç mimari, sorunun kapsamındaki ofis projeleri ve diğer tipolojideki projeler de bundan payını alıyor. İnsanların yaşam stillerinin değişmesiyle yükselen beğeni ve zevkleri doğrultusunda mekanlarla, ofislerle ilgili beklentileri de doğal olarak artıyor. İnsanlar, daha konforlu, daha estetik, özgür, esnek ve içine daha çok doğanın dahil olduğu ofis kurguları arıyor” diyor.

Bazı ülkelerin çalışanların kendilerine daha çok zaman ayırabilmeleri için çalışma süresini haftada dört gün olarak belirleme hazırlığında olduğunu da hatırlatan Yerce’ye göre, ofis mekanları ile diğer mekan türleri arasındaki net sınırlar gitgide ortadan kalkıyor. Esnek, özgür, içine yaşam ve sosyalleşme alanlarının daha çok dahil edildiği, teknolojik alt yapı olarak da gelişmiş imkanlara sahip ofisler ön plana çıkıyor. 20 yıl sonra ofis diye bir kavramın olup olmayacağından bile emin olamadığını ifade eden Yerce sözlerini şöyle tamamlıyor: “İnsanın yaşam şekli ve alışkanlıkları çeşitleniyor. Şehir nüfusunun artması, yaşam alanlarının kompaktlaşmasını gündeme geliyor. Bunlar göz önüne alındığında yakın gelecekte kişilerin değişen ve çeşitlenen yaşam alışkanlarına tam uyumlanan, birden fazla fonksiyonu karşılayan bir fonksiyon anlayışı gelişebilir.”
 

 

 

Nuran EFENDİOGLU / Bürotime Pazarlama Direktörü


Doğal kaynakların kullanımında başta çevreyi koruyup, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını tehlikeye sokmaksızın ekonomik büyümenin sağlanmasıyla ortaya çıkan sürdürülebilirlik kavramı, yeni neslin çalışma anlayışının en temel değerini oluşturuyor. Günümüzde firmalar kurum kimliklerini yaratırken, başta ekonomi-ekoloji dengesini gözetiyor, doğa ve insan odaklı olduklarını belirtiyor.

Bu noktada, çalışanların vaktinin çoğunu geçirdiği iş ortamlarında, doğaya ve insana dost alanlar yaratma yöntemleri öne çıkıyor. Sürdürülebilirlik stratejisi temel olarak ekonomik, çevresel ve sosyal olmak üzere üç ana gösterge üzerinden oluşturularak uygulanıyor. Günümüzde iç mekanlardaki hava kirliliğinin, dış mekanlara oranla iki ila beş kat arası daha yoğun olduğu ispatlanırken, bu durumun sebebinin yapı malzemelerinden ve mobilyalardan salınan uçucu organik bileşikler (VOC) olduğu uzmanlar tarafından vurgulanıyor.

Bu anlamda Greenguard sertifikası önemli bir kriter; bir ürünün düşük emisyona sahip olduğunu gösteriyor. Biz bu sertifikayı 2014 yılında almaya hak kazanan ilk ofis mobilya markasıyız. Yeni kuşak, kariyerinde kendi sağlığını ön planda tutuyor. Çalışma alanlarının mimari konseptinin well-being [bütünsel sağlık] odaklı tasarımlar halinde kurgulanması gerekiyor. İnsan odaklı, biyofilik tasarım ve hareket temelli mobilyalar öne çıkıyor.
 

 




ÇALIŞAN PSİKOLOJİSİNİ ETKİLİYOR
 

 

Son 50 yıl içerisinde sanayileşmedeki gelişim ile birlikte nüfus dağılımının köylerde ve tarımsal alanlarda azalarak kentlere yöneldiğini hatırlatan Edda Mimarlık Kurucusu îç Mimar Eda Tahmaz, “İnsanların yaşamlarını sürdürebilmesi için uzun saatler çalışması gerekiyor. Bu şartlar insanların birbirleriyle iletişim kurmasını zorlaştırıyor ve yalnızlaştırıyor Maliyetler nedeniyle de yaşam alanları küçülüyor. Tüm bu şartlar özellikle Y ve Z kuşağının ofis beklentilerini değiştirdi. Aktivite temelli çalışma ortamlarının sağlanması ve farklı mekanlarda da çalışmaya imkan verecek oturma sistemlerinin teknolojik ekipmanlar ile donatılmış olması bu kuşaklar için çok önemli” diyor.

Çalışanların kendilerini huzurlu ve konforlu hissedeceği, rahat iletişim kurabilecekleri, doğal malzeme ve dokuların sıcaklığı ile harmanlanmış mekanların, çalışan psikolojisine olumlu katkı sağladığını ifade eden Tahmaz, bunun çalışan bağlılığında da büyük etken olduğunu belirtiyor. Multifonksiyonel, her ihtiyacı karşılayan kompakt ve modüler yaşam alanlarının öne çıktığını dile getiren Tahmaz şunları aktarıyor:

“Bundan sonra yapaylıktan çok doğaya kaçış ön planda olacaktır. Kullanılan malzemelerde doğallığın artması ile birlikte iç peyzaj kullanımı ofislerde daha sıcak bir ortam yaratırken, çalışanların motivasyonunun yüksek kalmasına yardımcı olacaktır. Üretkenliğin ve verimliliğin artması için farklı aktivitelere uygun olarak tasarlanan ortak salon alanları gelecekte vazgeçilmez çalışma ve aktivite alanları olacak. Fazla aydınlatma elemanına gerek duymadan, gün ışığını maksimum düzeyde kullanarak daha ferah çalışma ortamlarının sağlanması çalışanların verimliliğini artıracak. Gün ışığından maksimum yararlanılan bir ofiste, kapalı duvar sistemleri yerine modern ve ferah cam bölme duvar sistemleri kullanılarak, hem şeffaf hem de çok amaçlı çalışma alanları oluşturulabilir. Gitgide doğala dönüş artacak.”



Kırık cam teorisi

 


1994-2001 yılları arasında görev yapan, New York belediye başkanı Rudy Giuliani, şehirde zirve yapmış olan suç oranlarını radikal bir şekilde düşürerek gönüllere taht kurmuştu.

"Suçla mücadeleyi nasıl başardınız?" sorusuna başkanın verdiği cevap hala akıllarda: "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırılsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz oradan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim."

Başkanın sözleri, aslında suç psikolojisinde 80'lerde ortaya atılmış bir teoriye dayanıyordu, Kırık cam teorisine. Sosyal bilimciler James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından, yapılan sosyal deneylerin sonuçları çerçevesinde ortaya atılan teoriye göre, binadaki kırık bir cam gibi kamusal alandaki küçük düzensizlikler bile, toplumsal düzenin bozulmasına yol açarak suça eğilimi artırıyor. Çünkü insan, kırık, bozuk, düzensiz yani çirkin bir ortamda daha çok düzensizlik ve çirkinlik yaratmaya meyilli hale geliyor. Ufak bir düzensizlik bile otorite eksikliği hissine sebep olarak suç potansiyelini yükseltiyor. Bu teori, getto bölgelerde suç oranının diğer semtlere ,kıyasla çok daha yüksek olmasını da açıklıyor. Teoriye göre semtteki insanların yoksul ya da varlıklı olmaları durumu değiştirmiyor. Yani suç ve suçlu yoksulluktan değil düzensizlikten doğuyor.

Suç psikolojisi uzmanı, polisiye yazarı Arkın Gelişin de, suça yol açan ana unsurlardan birinin çarpık kentleşme olduğunu belirterek, "Organizma ile çevre arasındaki ilişkileri inceleyen ekoloji her ne kadar biyolojik bir kavram olsa da, günümüzde kriminolojide de [suç bilimi] kullanılmaya başlandı. Hatta kriminoloji 'suçluluk bölgeleri' adı altında bir haritalama metodu kullanmaya başladı. Sahte kentleşmenin getirdiği düzensizlik ve karmaşa suç işlemede etken olabiliyor" diyor.


 

68 KUŞAĞININ DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜCÜ?



GMW Mimarlık Yönetici Ortağı Dicle Demircioğlu, iş yapma ve yaşama biçimlerindeki değişiklikler, global ekonomideki değişimler, azalan doğal kaynaklar, insan hakları ve farklılıklara karşı gelişen eşitlikçi politikalar, sağlıklı yaşam hakkında bilinçlenme, teknoloji ve yaratıcılığın her alanda öneminin artması gibi unsurların yepyeni fonksiyonel ihtiyaçları da beraberinde getirdiğine değinerek, “Tüm bu değişimlere paralel olarak farklı bina ve mekan ihtiyaçları doğuyor. Mesela 68 kuşağının özgür gençleri yaş almaya başladıkça, kimseye ihtiyaç duymadan kendi başlarına rahatça hareket edebilecekleri, sağlık ve bakım ihtiyaçlarının kurumsal olarak sağlanabildiği ortamlarda yaşamak istedikleri için, onlara uygun yerleşim alanlarının tasarlanması ve yapılması, özellikle Avrupa’da en gündem konulardan biri. Fiziksel engellilerin iş hayatına ve sosyal hayata katılımının artması hedeflendiği için de engelsiz şehirler ve binalar her yapı tipi için vazgeçilmez hale geldi” diyor.

Özellikle gençlerin internetle gördükleri dünyayı talep edecek özgüvene sahip olduklarını belirten GMW Mimarlık Yönetici Ortağı Pınar ilki Emekçi ise şunları aktarıyor:

“Şehir yaşamında doğayla insan ilişkisi azaldıkça fiziksel çevremizde içeriğinde doğayı barındıran, hatırlatan kütleler, mekanlar ve dokular arıyor, doğalın benzersiz güzelliklerini adeta yeniden keşfediyoruz. Teknolojinin sağladığı imkanlarla artık doğanın tüm formlarını ve malzemelerini fiziksel çevremizde görüyor ve deneyimliyoruz. İçinde bulunduğu çevreyle ya da kullanıcısı ile etkileşime girip tepki veren binalar ve mekanlar şimdiden hayatımıza girdi ve yakın gelecekte de yaygınlaşacak. Yine yakın gelecekte inter-disipliner bir yaklaşımla mimarın antropoloji, çevre bilimi, psikoloji gibi farklı uzmanlık alanları ile işbirliğine girerek tasarladığı, ihtiyaçları büyük veri ile analiz edilebildiği, paylaşılabilir ve değiştirilip adapte edilebilir, toplumun önceliklerinin kişisel veya kurumsal önceliklerin önüne geçtiği yaşam alanları olacak. Estetik kalite veya güzellik algısı da bu deneyimlere uygun olarak gelişecek.”



AĞACIN İZİNDE YEŞİL YAPILAŞMA

 


Dünyada gün geçtikçe artan bir farkındalıkla yayılan çevre hassasiyeti mimariye de yansıdı. Dünyaca ünlü mimarlar yeni projelerinde ağacın ve doğanın izini sürerken, farklı ülkelerdeki çok sayıda konut projesinde artık yüksek yapılarda da geniş yeşil alan yaratan tasarımlar görmek mümkün. Dünya şehirlerinde yaşayan insan sayısı her geçen gün artarken, Birleşmiş Milletler verileri 2050 yılında dünyadaki her 100 insandan 68’inin şehirlerde yaşayacağını öngörüyor. 2014’te bu oranın yüzde 54 olduğunu belirten uzmanlar, 2030 yılında var olacak şehir merkezlerinin üçte ikisinin de henüz inşa edilmediğini ifade ediyor. Tüm bu veriler şehirlerde yakın gelecekte daha yoğun bir yerleşime işaret ederken, kamusal alan ihtiyacımızın da o oranda artacağının da altını çiziyor. Kamusal alanlarda doğa ile buluşmak için kentli insanlara yönelik alternatif çözümler üretilmesi gerekliliği de mimarlar ve kent plancıları için önemli bir tasarım sorunu olarak gündeme taşınıyor.

 


DÜNYADA YAYGINLAŞIYOR

 



Bugün dünyanın önde gelen metropollerinde, bahçelerle birlikte yükselen konut projeleri büyük ilgi görürken, yakın gelecekte benzer projelerin dünya genelindeki diğer ülke ve şehirlere de yayılması bekleniyor. Yoğun yapılaşma içinde yapılan bahçecilik çalışmalarının süs olmadığı, estetik kaygılarla değil tamamen bireylerin ihtiyaçlarından yola çıkılarak yapıldığı, bulunduğu iklime uygun çevreci bir bitkilendirme yapılması gerekliliği de uzmanların ve çevrecilerin dile getirdiği bir yaklaşım olmaya başladı. Dünyada bu akımın ilk temsilcilerinden biri olan Bosco Verticale projesi bundan yaklaşık beş yıl önce Avrupa’nın önde gelen ticari merkezlerinden Milano’da kapılarını açmıştı. İlk görüşte dikey bir orman havası veren biri 76, diğeri 110 metre olmak üzere iki kuleden oluşan Bosco Verticale, hayata geçtiği dönemde Avrupa’nın simge yapıları arasında gösterilmişti.
 


TORONTO, MELBOURNE, AMSTERDAM



Özellikle son dönemde dünya genelinde bu tarz yapıların ağırlığı da hızla artmaya devam ediyor. Kanada’nın önde gelen şehirlerinden Toronto’da yapılması planlanan Toronto Tree Tower da yine dünyada ağacın izinde giden projelerden biri.

Dünyaca ünlü mimar Chris Precht tarafından tasarlanan ve 18 katıda ahşaptan oluşan binanın toplam uzunluğunun 62 metre olması planlanıyor.

Dünyadaki yeşil yapılaşmanın en önemli temsilcilerinden biri olmaya aday projelerden biri de Avustralya'nın Melbourne kentinde inşa edilecek ‘Green Spine’ yani Türkçe anlamıyla ‘Yeşil Omurga’. Tamamlandığında Avustralya’nın en uzun binası olacak olan proje iki kuleden oluşuyor. Toplam yatırım maliyeti 2 milyar doları bulacak proje, katlarda ağaçların büyümesine olanak verecek şekilde tasarlanacak. 356 metrelik uzun kulenin en üst katında ise, dışarıdan ziyaretçilere açık bir ‘gökyüzü botanik parkı’ yapılması planlanıyor.

Hollanda’nın Amsterdam kentinde hayata geçecek Haut da yine bu akımın önemli temsilcilik açıklandığında dünyanın en uzun ahşap binası unvanının sahibi olacağı belirtilen projede toplam 55 daire bulunuyor. 73 metre yüksekliğindeki projede teslimlerin 2021 yılında tamamlanması planlanıyor.


"KARBONDİOKSİT HAPSEDİYOR"



Yeşil mimari akımıyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Yıldız Entegre Pazarlama ve Kurumsal İletişim Müdürü Ercan Şahin, yeşil yapılaşmaya doğru giden yeni mimari yaklaşımların son dönemde dünyada ağırlık kazandığının altını çizerken, “Dünyada artık bütün mimari konseptlerin gözden geçirildiği, çevre hassasiyetlerinin hiç olmadığı kadar projelere yön verdiği bir dönemden geçiyoruz. Teknolojideki son gelişmelerle birlikte, bugüne kadar hep çelik ve betonla birlikte andığımız gökdelenlerde ahşabın kullanımı her geçen gün artıyor. Bu dönüşüm tabii doğanın, çevrenin korunması için de son derece önemli.

Özellikle bu tarz binalarda kullanılan ahşap materyaller önemli ölçüde karbondioksit depolamaları dolayısıyla çevreye de büyük katkı sunuyor.

Yapılan son araştırmalar, bu binalarda kullanılan bir metreküplük ahşabın, 900 kilogramdan fazla karbondioksiti hapsettiğini dolayısıyla havayı ciddi ölçüde temizlediğini gösteriyor” diyor.

Yıldız Entegre olarak tüm dünyada yeni mimari yaklaşımları yakından takip ettiklerini ve sürdürülebilirlik anlayışını tüm faaliyetlerinin temeline yerleştirdiklerini sözlerine ekleyen Şahin, “Son dönemde iletişimine ağırlık verdiğimiz ‘Ağacın İzinde’ mottosu da şirket olarak benimsediğimiz sürdürülebilirlik vizyonunun önemli bir göstergesi. Tasarımını ve üretimini gerçekleştirdiğimiz tüm ürünlerle, gelecekte de bu vizyona katkıda bulunmayı; orman ürünleri sektörünün lider oyuncusu olarak faaliyetlerimizde ‘ağacın izini’ sürmeye devam edeceğiz” açıklamasında bulunuyor.

 

 

Çalışanların sadece yüzde 35’i ofisinden memnun!