Gökdelenden yuva olmaz!

Gökdelenden yuva olmaz! Gökdelenden yuva olmaz!

Yüksek mimar, şair ve yazar Cengiz Bektaş, bugün İstanbul’da konut olarak yapılan gökdelenlerin insan yaşamı için uygun olmadığını dile getiriyor ve ekliyor: “Gökdelenden iş yeri olur, garaj olur. Hatta hastane bile olur ama yuva olmaz.” 

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Harun Karabuç yüksek mimar, şair ve yazar Cengiz Bektaş ile bir röportaj gerçekleştirdi. İşte Harun Karabuç'un röportajı... 

Yüksek mimar, şair ve yazar Cengiz Bektaş, 1959 yılında Münih Teknik Üniversitesi’ni bitiriyor. Kısa süreli Alman Şehircilik eğitimini de tamamlıyor. Bektaş, uzun yıllar farklı okullarda öğretim üyeliği yapıyor. 15 yaşından beri Anadolu’yu dolaşan Bektaş, 58 yılından beri bilfiil uygulama yapıyor. Üsküdar Kuzguncuk’ta bulunan IMOGA Art Space’te ‘Çizdiklerimi Hiç Unutmuyorum’ başlıklı bir sergi açan Cengiz Bektaş ile bir araya geldik ve bugünün İstanbul’unun mimari sorunlarını konuştuk. Mimarlığın temelinin kültür olduğunu söyleyen Bektaş, “Gökdelen insanın konut olarak kullanacağı bir yapı değil. İş yeri olur, garaj olur. Giderek hastane bile olur ama ev, yuva olmaz. 30. katta yetişen bir çocuğu düşünebiliyor musunuz? Biz eskiden balkon çocuğu derdik. Şimdi o bile değiller. Ne oyun, ne arkadaş, ne hemşerilik, ne komşuluk var” diyor.

1-) Çizgi hikayeniz nasıl başlıyor? 

Daha öncesi de var tabii. Bir süre sonra kendime yasakladım bir yerde. Çünkü mimarların güzel resim yapanları kendilerini aldatabiliyorlar. O güzel çizgilerle yapıyı güzel görebiliyor ya da güzel gösteriyor. Çizgisi güzel olan insanların yapılarını gidip yerinde gördüğümde o denli hoşlanmadım. Ancak bir yıl yalnızca resim yaptım. Ressam Hayri Çizel ortaokulda ve Ahmet Hakkı Anlı lisede öğretmenlerim oldu. Mimarlık eğitimine başlayınca kendime yasakladım çizmeyi.

2-) Mavi Yolculuk hikayesi nedir?

Sabahattin Eyüboğlu’ndan kalma bir şey. Kimi kişiler, birbiriyle gerçekten iyi anlaşabilecek, tartışabilecek olanlar birlikte Mavi Yolculuğa çıkardık. Benim yolculuklarım yaklaşık 15 yıl sürdü. Bunları ben örgütledim. Bu adı herkes denizin mavisinden sanırlar. Gerçekte mavi insandan geliyor. Mavi insan yurdunu seven, onun güzelliklerini, değerlerini bilen, tanıyan, tanıtan kişi demektir. Türkiye kıyılarını tanımak, tanıtmak için tekne ile dolaşmak gerekiyordu. Halikarnas Balıkçısı’nın çağrısı üzerine başladı.

3-) Kimler vardı bu yolculukta?

İlkinde Cevat Çapan, Güngör Dilmen, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi isimler vardı. Benim mavi yolculuğum oradaki kimi yapıları da çizerek tasar olarak da, görünüş olarak da tanıtmak biçiminde oldu. Mimarlar Odası istediği için Mimarlık dergisinin bana ayrılan sayfalarında bunları “Halkın Elinden Dilinden” başlığı altında yayımladım. Birçok kimse o yazılarımı, çizgilerimi dosyalayıp onunla dolaştı.

4-) Şu an neden yapmıyorsunuz Mavi yolculuk?

Birtakım hoşlanmadığımız şeyler olmaya başladı. Bir koya gittiğimizde gördüğümüz çirkin manzaralar bizi üzüyordu. Koylardaki danslar müzikler, gürültü... Bir de denizin dibi çok kirletildi. Bizim kıyılarımız bir cennet… Denizin dibine daldığınız zaman şişeler, kadın ayakkabıları, konserve kutuları her türlü gereç var. Bu yüzden bir süre sonra yapamaz olduk.

5-) Bugün bir mavi yolculuk düzenleseniz kimleri alırsınız?

Elden geldiğince değişik disiplinden insanlar olur. Hukukçu, sanat tarihçi, arkeolog, ressam...

6-) Mavi Anadoluculuk akımı da buradan mı doğdu?

Aslında Mavi Anadoluculuk, Anadolu’yu her yönüyle ve her kültür katmanıyla tanımak, sahip çıkmak demektir. Yüksek öğretimde okuyan gençler okul bitsin Avrupa’ya kaçalım diye düşünüyorlar bu gün. Sanki orada onlara gümüş tepsilerde iş verecekler. Kendi ülkeleri üzerine birazcık doğru düzgün bilgi edinseler, sevebilseler, Türkiye’nin bütün çehresi değişir. Ülkenizi tanımak ve tanıtmak bağlayıcı olabilir. Anadolu’nun tarihi yalnızca bin yıl, bin beş yüz yıldan oluşmuyor. Biz bugün ne var ne yoksa Yunan’a bağlıyoruz. Yanlış bir şey… Bugün bilinen Anadolu’nun tarihi 12 bin yıl.

Siz mimarlığın bir kültür taşıyıcısı olduğunu düşünüyorsunuz.

Mimarlığın temeli kültür... Kültürsüz bir mimar, mimarlık yapamaz. Kültürlü bir avukat, kültürlü bir doktor kültürsüz bir mimardan çok daha iyi yapı yapar bana göre. Bu yapıları tanıdığınızda insanların neden AYRI düşüncelerde olduklarını anlarsınız. Yabancılar bütün camilerimizi Ayasofya’nın kopyası diye tanılarlar. Oysa aslında oradaki sorunların ne olduğunu tanımlayan Mimar Sinan’dı. Onun yaptıkları bin yılda buraya nasıl gelindiğini açık saçık gösteriyor. Ama biz onu doğru dürüst tanımıyoruz Üzerinde somut belgelerle çalışmalar yapmak gerek… Sinan uyansa kendisinden dört yüzyıl sonra yapılan camileri görse “Hala bıraktığım yerde misiniz?” dese yalan mı olur?

7-) Bugünkü İstanbul mimarisini nasıl buluyorsunuz?

Korkunç... Gökdelen insanın konut olarak kullanacağı bir yapı değil. İş yeri olur, garaj olur. Giderek hastane bile olur ama ev, yuva olmaz. 30. katta yetişen bir çocuğu düşünebiliyor musunuz? Biz eskiden balkon çocuğu derdik. Şimdi o bile değiller. Ne oyun, ne arkadaş, ne hemşerilik, ne komşuluk var! Büyükdere Caddesi bütün gökdelen. Yaya hiç düşünülmemiş. Bir yürüyecek yeriniz yok. Bu tür mimarlık insanlarla ilgilenmiyor. Bir mimarın toplumla, kültürle uzak olmaması gerekiyor. Kültürsüz mimarlık yapılamaz.

8-) Mimari ve yaşam kültürü iç içe öyle değil mi?

Benim bir kitabımın adı “Yuva mı Mal mı?” Yani paranızla yuva mı alıyorsunuz, mal mı? Bugün bütün alışlar mal almak için. Çünkü gelecek güvencesi yok, güveni yok. O güven olmayınca da huzur içinde yaşayamıyorlar. Cebindeki son kuruşuna dek artırıp kimi zaman aç kalıp, en azından başını sokabilecek bir beton koğuk alıyorlar. Ama artık o yuva değil yalnızca bir baraka, ya da apartman “daire” si… Apartman katı bizim yaşama biçimimize hiç uymuyor. Apartmanda oturmaya biz onu zorunlu bırakıyoruz, tutukevine koyar gibi… Ankara’da bir sitede bütün tuvaletler kıbleye bakıyordu. İnsanlar oturmadı. Yönünü değiştirdiler.

9-) Nasıl evlerimiz olmalı?

Bize koşut, (paralel) olmalı. Ben kendi insanımı tanımazsam, komşumu bilmezsem, hemşerilik tadlarını anlamazsam olmaz. Kadıköy’de dönüşüm yapılıyor, yüklenicinin kazancı en azından yüzde otuz... Yollar hiç değişmiyor, yapılar arasındaki uzaklık da değişmiyor. Yapılar dört katlıyken birden on sekiz kat oluyor. Oradaki eski altyapı bu sayıda insana yeter mi? Ama bu insanların hiçbiri bunu düşünmüyor. Kadıköy’de önemli bir yüzde, özellikle çocuklar göğüs hastalıkları çekiyorlar, “İnşaat” tozu yüzünden.

10-) Bu söyledikleriniz tam da Kartal’da son üç katı kaçak çıkılan binayı hatırlattı. Binanın çökmesinde suçu kimde aramalıyız?

Bunu, sizinle daha önce konuşmamızda söylemiştim. Sonra olan oldu… Burada herkes suçlu görülmeli bence. Önce o statik tasarımını yapan, ek yapma iznini alan yüklenici.... Hepsi... Oradan bir kat alan da bunun statik projesine bir bakayım, sağlam mı diye sormuyor. O yörede çalışan statik mühendisi arkadaşımın söylediğine göre, 1950’lerde yapılan yapılar bugünkülerden daha sağlam… İnsanı sağlam evinden çıkarıp çürük eve sokuyorlar. Ama alırken de kimse sormuyor. Ne olursa olsun, beş katlı yapıya üç kat eklemek yoluyla suç işlemiş olan insan, üstelik bunu onaysız yaparak insanlara gerçekten içine girecekleri bir tabut hazırlıyor. Başka bir şey değil. Buna onay veren, göz yuman insanlar da suçlu. Şehircilik tasarılarında bir “emsal” veriliyor. Sonra alanın büyüklüğüne, sokağın genişliğine göre kat yüksekliği belirleniyor. İki, üç kat yükseklik verdiğinizde, o alanda yaşayan insan sayısını üçe, dörde katlamış oluyorsunuz. Her türlü bilim kuralına, insanlığa aykırı bir davranış.