Mimarlar Mezarlığı sergisi, şehrin unutulmuş mimarlarının mezarlığına götürüyor!

Mimarlar Mezarlığı sergisi, şehrin unutulmuş mimarlarının mezarlığına götürüyor!

Sanatçı Tayfun Serttaş'ın yeni sergisi Mimarlar Mezarlığı, bizi şehrin unutulmuş mimarlarının mezarlığına götürüyor. Sergide, mimarların ayakta kalabilen binalarında bulunan mimar yazıtları üzerinden bir dönem sorgulaması yapılıyor.


İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikaları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi aynı zamanda fethedilmesi gereken bir alan olarak baştan revize edecekti. Böylelikle, 19. Yüzyıldan itibaren giderek artan bir tempoyla gayrimüslim tekeli haline gelen mimarlığın etnik ayrımcı yapısı, başarıyla dönüştürülecek, bir önceki dönemin birikiminden hiçbir şey miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülecekti. Hızla gelen sonuç, ötekilerin mimarlık piyasasından hem müşteri hem de tasarımcı olarak silinmesiydi.' Bu cümleler geçtiğimiz Cuma günü açılan Mimarlar Mezarlığı'nın bir manifestosu aslında. Yıkıma uğrayan, değeri bilinmeyen nice yabancı mimarın kaybolan kimlikleri, eserleri ve hafızaları üzerine kurulmuş bir mezarlığın sergi hali aslında. Tayfun Serttaş kentsel mekanın fiziksel kimliğinin bireyle olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı 'Mimarlar Mezarlığı' isimli sergisi Studio-X Istanbul'da 28 Mart 2014 tarihine kadar ziyarete açık olacak. Sanatçının aynı isimli yerleştirmesinden ismini alan sergi, tarihsel kesintilerin İstanbul'un kültürel haritası üzerindeki etkilerini sorunsallaştırdığı değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiriyor.


BİR CİNAYETİN PARMAK İZLERİ


Serginin mimarı Tayfun Serttaş, hafıza temelli yaptığı işlerle bilinen başarılı bir sanatçı. Bu kez bizleri adı sanı bilinmeyen, unutulmuş, binaları yıkılmış, imzaları silinmiş mimarların mezarlıklarına konuk ediyor. Bu mimarlar arasında Karakaşlar, Georgiades Reres, Perpignani ve Langas, Yenidunia ve Kyriakides, Hrant Abraham, Pekmezian, Stavros Alvanapulos, Vladica gibi isimler bulunuyor. Yaklaşık on yıl süren mimar yazıtı araştırmaları sonucu açılan sergide, altmış ayrı mimar imzası bulunuyor. Serttaş bu çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: 'Dönemin birey kimliği ile iletişim kurmanın geriye kalan tek yöntemi olarak binalar üzerinde tesadüfen karşılaştığım ve bazılarının tamamen silinmemiş olduğunu fark ettiğim mimar yazıtları, adeta binaları delerek ötesinde bir bilgiye imkan tanıyordu.' Serttaş, bu yazıtları fotoğraflamaya taa öğrencilik yıllarında başlamış. O zaman bunları neden sakladığını bile bilmiyormuş. Beyazıt'tan Taksim'e kadar gözlerini binalardan ayırmadan dolaşan Serttaş 'Bu imajlar bana bir tür delil sağlıyordu. Gerçekte ne olup bittiğini asla öğrenemeyeceğim bir vukuatın, bir cinayetin, kime ait olduğu bilinmeyen parmak izleriydi onlar' diyor.


YENİ KENTSEL KİMLİK

İstanbul'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, gelişen birey kimliğinin mimarideki en özgün kanıtları sayılıyor. Batılılaşma öncesi dönemin anonim mimari anlayışının aksine, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamayan bu ilk birey mimarlar, çağdaş anlamda yeni bir mesleki zümrenin oluşmasında öncü rol oynarlar. Devlet destekli klasik saray mimarlarının majör projelerinden farklı olarak, büyük bölümü dar kent parselleri içerisinde çalışan apartman mimarları sivil mimariye yön verirler. İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı'nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul'un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan mimarların yapılarıyla adeta baştan oluşturulur.


Şehre ne oldu?

Kimdi bu mimarlar? Bu sorunun tam bir cevabı yok. Serttaş, tüm çalışmalarında olduğu gibi 'Bu şehre ne oldu ve ne olacak. Ben bunu bilmek istiyorum' düsturuyla çalışıyor. Sergi de ne olduğunun bir cevabı gibi. Ermeni mimarların ünü yaygındır. Fakat Balyanlar da dahil olmak üzere hiçbirinin anıt mezarı yoktur. Serttaş, sergiyi bir anıt mezar olarak tanımlıyor.


EMİNÖNÜ'NDE YAZITLAR ÇİFT DİLLİ

Mimari yazıtlara göz atarken şehrin o dönemki sosyokültürel yapısını da anlamak mümkün. Yazıtlar, eğer Beyoğlu'ndaki bir binadaysa mutlaka Latince yazılıyordu. Bazılarında ise Rumca'ya yer veriliyordu. Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca gibi örnekler bile varken ülkenin resmi diliyle yazılan bir yazıt yok. Sarayı sınırlarında bulunduran Eminönü ve Sirkeci'de ise neredeyse tüm yazıtlar 2 dilli. O dönemde binalara büyük bir övünçle yerleştirilen isimlerin bir bölümü sonradan imha edildi, bir bölümü ise yapılar üzerinden tesadüfen yaşamaya devam etti.


Bu mezarlığın dini yok

Temas edilebilir, aralarında dolaşılabilir, ölmüş mimarlar mezarlığının dini de yok. Müslüman, Katolik, Rum, Ermeni İstanbullu mimarların mezarlığı burası. Normal mezarlıktan biraz farklı. Taşlar düşey olarak yerleştirilmiş, hepsi aynı yöne bakıyor. Güçlü bir zümrenin hafızasını taşıyan sergideki mezar taşları yani mimar yazıtları orijinali ölçülerinde yeniden Bizans taşından yapıldı. En önemlisi fotoğrafları çekilen bu yazıtlar, artık dijital ortamda saklanıyor. Sergi mart ayında kapanacak. Serttaş, bu tarihten sonra mezarlığa yeni bir bahçe bulmanın şart olduğunu söylüyor. Sergiye paralel olarak lansmanı düzenlenecek olan 'Issız Kent Üçlemesi' başlıklı kitabında Serttaş, farklı metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı 3 farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Kimsenin Olmayan Hayatlar, Kimsenin Olmayan Binalar ve Kimsenin Olmayan Fotoğraflar, şehirde var olan suçun ve sorunun ta kendisi olarak adlandırılıyor.


Aysel Yaşa / Yeni Şafak